27 Kasım 2011 Pazar

bölünme

Gözlerimi açtığımda gözüme çarpan ilk şey tavandaki örümcek ağı oldu yine, varlığına alışmıştım. İlk günkü gibi: ‘üstümü giyer giymez süpürgeyle alayım şunu’ diye düşünmedim. Güneş ilk ışıklarını uzunlamasına daldırmıştı penceremden içeriye. Gözlerimi kısarak dışarıya baktım: her şey aynıydı, dün akşam yediğim çekirdeklerin kabukları hariç:‘bahçeye inip temizlemeli.’ Yüzüm suyla buluşmaktan korkuyordu, gözlerim biraz daha kapalı kalmak istiyordu ama Alucra’nın insan kesen soğuğu, yataktan çıktıktan sonra son ümitlerinin de belini kırdı. İki dakika içerisinde vücudumdaki enerji titreşimleri hissedilebilir seviyeye ulaşmıştı. Saat yedi… Elimi yüzümü yıkadım, soğuk su ellerimi uyuşturmuştu yine, ama seviyordum yerimde zıplayarak soğuk suyla kurduğum münasebeti. Kahvaltı hazırlanıyordu, yürüyüş için vaktim vardı, ayakkabıları giyip zıplayarak indim merdivenlerden. Güneşle bilek güreşi yapıyordum sanki. Ben başımı kaldırmaya çalıştıkça zorla boynumu büküyordu. O kadar acıyordu ki gözlerim…
Ormana doğru yürümeye başladım, çakıl taşlarına vurarak, çekirge sesleri eşliğinde ilerliyordum. Eksik olan bir şey vardı, ayaklarım beni yol kenarındaki tarlaya sürükledi bir ot kopardım ve ağzıma alıp çevirmeye başladım: şimdi tam oldu.
Gülüyordum, önümde orman, arkamda köy, ağzımda ot: ayaklarım birbirlerini geçmeye çalışıyorlardı… Daha da hızlandım koşmuyordum havada süzülüyordum sanki. Rüzgâr yüzümü yalıyordu… Mutluydum… Nefes nefese ormanın girişine ulaştım. Kahvaltı hazır olmalıydı, bekletmemem lazım diye düşünürken seni gördüm ağaçların arasında… Gülümsüyordun bana, benden önce uyanmış ve ormana gelmiştin. Şimdi ne zaman mutlu olsam seni hatırlıyorum, ne zaman seni hatırlasam mutlu oluyorum… Alucra, varlığımı ruh ve beden olarak ikiye ayırabildiğim kutsal toprağım.

Şevket Bıdı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder